The Death of Robin Hood, Robin Hood efsanesini kahramanlık ve cömertlik anlatısından çıkarıp suçluluk, yorgunluk ve hesaplaşma eksenine taşıyor. Hugh Jackman’ın canlandırdığı Robin, ormanların neşeli soyguncusu değil; geçmişte yaptığı öldürmelerin ve yıktığı hayatların ağırlığını taşıyan, kır saçlı ve bitkin bir adam olarak çiziliyor.
Film 1247 yılında geçiyor. Robin, yalnızca avlanan bir haydut gibi değil, aynı zamanda geçmişinin bedelinden kaçamayan biri gibi sunuluyor; onu izleyenler kadar kendi vicdanı da peşini bırakmıyor.
Hikâyeyi başlatan karşılaşmada Little John, Robin’i bir kez daha "serüvene" çağırıyor. Bu kez amaç, John’un öldürdüğü adamın eşi olarak yanında tuttuğu kadını kurtarmak; fakat Robin, araya giren bu karmaşık ilişkide isteksiz de olsa yer alıyor.
Robin’in okları hâlâ ölümcül. Buna rağmen bu girişim, onun ağır yaralanmasıyla sonuçlanıyor ve karakter, düşmanca bir araziden uzaktaki bir manastıra taşınıyor.
Burada devreye, Jodie Comer’ın canlandırdığı prioris giriyor. Şifacı yönüyle öne çıkan bu karakter, Robin’i hayatta tutmaya çalışırken filmdeki daha sert şiddet diliyle tezat kuruyor.
Yönetmen Michael Sarnoski, kanlı sahneleri steril bir soğuklukla ya da yer yer sert bir vahşet hissiyle kuruyor. Hugh Jackman da bu yoğun tona uyum sağlayarak, sahnelerde şiddeti estetikleştirmek yerine karakterin yükünü görünür kılan bir performans veriyor.
Filmin asıl etkisi ise son bölümlerde belirginleşiyor. Robin, gençliğinde "düzeltmeye" çalıştığı dünyada geride bıraktığı yıkımı ve bunun kendisine olduğu kadar çevresindekilere de neye mal olduğunu yüzleşerek görüyor.
Film, insanların kendi hikâyelerini zamanla nasıl biçimlendirdiğini ve süslediğini de sorguluyor. Sonunda gerçekler açığa çıktığında, efsanelerin arkasında kalan çıplak hayat deneyimi öne çıkıyor.
Bu yönüyle yapım, Jackman’ın daha önce Logan’da kurduğu, efsane ile yorgunluk arasındaki çizgiyi hatırlatıyor. Jodie Comer’ın duygulu ama mesafeli performansı da finalde filme ağıt benzeri bir hava katıyor.