Binyamin Netanyahu’nun hikâyesi, yalnızca iktidardaki bir siyasetçinin hikâyesi değil; onu sınırlaması beklenen kurumların nasıl zayıfladığına dair daha geniş bir tabloyu da anlatıyor. İsrail’de tartışma artık kimin yönettiği değil, Netanyahu’nun hırsını kimin durdurabildiği sorusu etrafında dönüyor. Son günlerde öne çıkan üç çıkış, bu tartışmayı daha da sertleştirdi. Ehud Barak, Donald Trump ve Ram Ben-Barak’tan gelen açıklamalar, İsrail’in güvenlik ve siyaset dengesinde ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Bu çıkışlar, ülkenin güçlü kurumlar ve bağımsız stratejik karar alma iddiasıyla anlatılan yapısının, Netanyahu’nun davranışları karşısında zorlandığını ortaya koyuyor. Ehud Barak, Netanyahu hükümetinin İsrail’i kuruluşundan bu yana görülen en tehlikeli siyasi ve güvenlik tablosuna sürüklediğini söyledi. Barak’a göre Netanyahu’nun "Hizbullah’ı ezdiği" ve "örgütü onlarca yıl geriye ittiği" yönündeki anlatısı gerçeği yansıtmıyor. Ayrıca köylerin yıkılmasının stratejik başarı sayılmasını da sert biçimde eleştirerek bunun başarı değil, yanlış yönlendirme olduğunu savundu. Barak’ın çıkışı, sıradan bir siyasi eleştiriden çok daha fazlası olarak görülüyor. Eski başbakan ve eski genelkurmay başkanı sıfatıyla konuşan Barak, İsrail’in güvenlik hafızasını temsil eden isimlerden biri olarak, Netanyahu’nun savaş dilinin siyasi bir zafer söylemine dönüştürüldüğünü ve bunun ülkeyi daha riskli bir konuma ittiğini ileri sürdü. Tartışmanın en dikkat çekici ayağı ise Donald Trump ile Netanyahu arasında geçtiği aktarılan telefon görüşmesi oldu. Bu görüşmede Trump’ın, "Ben olmasaydım hapiste olurdun" dediği, Netanyahu’yu "deli" olarak nitelediği ve "Herkes senden nefret ediyor, herkes senden dolayı İsrail’den de nefret ediyor" sözlerini kullandığı aktarıldı. Bu sözler, iki stratejik müttefik arasındaki klasik diplomatik dili aşan bir ton taşıyor. Trump’ın bu çıkışı, Netanyahu’nun siyasi hayatta kalmasının iç meşruiyetten çok Amerikan korumasına dayandığı yorumlarını güçlendirdi. Aynı zamanda İsrail’in uluslararası imajının, tek bir liderin tutumuyla ne kadar yakından bağlantılı hale geldiği tartışmasını da büyüttü. Trump’ın, daha önce Lübnan’da ateşkes ilan ettiği, İsrail’in Beyrut’a kara birlikleri göndermeyeceğini söylediği ve bu yöndeki ilerlemelerin geri çekilmesini istediği de hatırlatılıyor. Ayrıca Hizbullah ile dolaylı bir uzlaşıya varıldığını da açıkladığı belirtiliyor. Bu tablo, Netanyahu’nun karar verici olmaktan çok, dışarıdan çizilen sınırları izleyen bir aktöre dönüştüğü eleştirilerine zemin hazırladı. Ram Ben-Barak’ın "güvenlik politikamızda bağımsızlığımızı kaybettik" sözleri de bu tartışmayı güçlendirdi. Bu ifade, İsrail’in güvenlik kararlarında Washington’un veto gücünün belirleyici hale geldiği değerlendirmesini öne çıkardı. Böylece savaş ve barış alanında nihai sınırın Tel Aviv’de değil, Washington’da çizildiği görüşü daha görünür oldu. Netanyahu cephesi için bu durum, gücün zayıflaması anlamına gelmekten çok, gücün yeniden tanımlanması anlamı taşıyor. Netanyahu’nun içeride "vazgeçilmez", dışarıda ise "göz ardı edilemez" bir lider olarak kalmaya çalıştığı; buna karşılık Amerikan baskısının onu devirmeye değil, belirli bir çizgide tutmaya yöneldiği yorumları öne çıkıyor. Böylece ortaya tuhaf bir denge çıkıyor: İsrail’in kendi siyasi ve güvenlik yapısının, bir lideri sınırlamakta zorlandığı; Washington’un ise o lideri tamamen dışlamadan yönlendirmeye çalıştığı bir denge. Haberde öne çıkan tablo, Netanyahu’yu frenleyecek iç mekanizmaların yetersiz kaldığı, dış baskının ise onu ortadan kaldırmak yerine kontrollü tutmayı amaçladığı yönünde şekilleniyor.