Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, 7 Ağustos 2026 Cuma günü Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzaladı. Anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının tüm taraflara yöneltilmiş sayılması ilkesini içeriyor.
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisindeki değişim ve küresel güç dengelerindeki dönüşüm çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Karaoğlu'na göre paktın önemini yalnızca hukuki metni değil, imzalandığı dönem de belirliyor.
ABD merkezli güvenlik modeline alternatif arayışı
Karaoğlu, Körfez ülkelerinin onlarca yıldır silah alımı, üs tahsisi ve stratejik bağımlılık üzerine kurulu bir güvenlik modeli izlediğini ifade ediyor. Bu modelde nihai kararların büyük ölçüde Washington'ın iç siyasi hesaplarına bağlı kalmasının temel bir zaaf oluşturduğunu savunuyor.
Değerlendirmeye göre Haziran 2025'te başlayan ve Şubat 2026'da devam eden İsrail ile ABD-İran çatışması, söz konusu zaafı görünür hale getirdi. Amerikan üslerinin saldırı hedefi olduğu dönemde Washington'ın müdahale kararlılığının öngörülemez kaldığı ileri sürülüyor.
Bu çerçevede Mekke Anlaşması, ABD'den tamamen kopuş olarak değil, Suudi Arabistan'ın tek katmanlı güvenlik anlayışından çok katmanlı bir güvenlik ağına geçiş arayışı olarak yorumlanıyor. Karaoğlu, anlaşmanın bir "Müslüman NATO'su" olmadığını; Washington merkezli mimariyle bağlarını korurken daha fazla bölgesel özerklik arayan bir düzenleme niteliği taşıdığını belirtiyor.
Üç ülkenin tamamlayıcı kapasitesi
Anlaşmanın tarafları farklı alanlardaki kapasitelere sahip. Suudi Arabistan mali gücü ve Hürmüz, Kızıldeniz ile Babülmendep hatlarındaki coğrafi konumuyla; Türkiye bölgesel gücü, NATO deneyimi ve savunma sanayisiyle; Pakistan ise nükleer caydırıcılığı ve kara gücü deneyimiyle öne çıkıyor.
Bununla birlikte anlaşma kapsamında entegre bir komuta yapısı, ortak doktrin veya net askeri yükümlülüklerin henüz tanımlanmadığı aktarılıyor. Bu nedenle pakt, mevcut haliyle siyasi bir sinyal ve ileride kurumsallaşma potansiyeli taşıyan bir çerçeve olarak değerlendiriliyor.
Üç ülkenin İran'la ilişkileri de anlaşmanın sınırlarını belirleyen unsurlar arasında gösteriliyor. Türkiye ve Pakistan'ın İran'la sınır komşuluğu, ticari ilişkileri ve diplomatik temasları nedeniyle kalıcı bir cephe açmaya sıcak bakmadığı; bu nedenle paktın doğrudan İran karşıtı bir bloktan ziyade caydırıcılık odaklı bir güvenlik mekanizması olarak tasarlandığı savunuluyor.
Bölgesel rekabette üçüncü ağırlık merkezi
Karaoğlu, Mekke Anlaşması'nın mevcut iki kutuplu yapıya üçüncü bir ağırlık merkezi ekleme potansiyeli taşıdığını belirtiyor. Bu yapı, İran ve onunla bağlantılı aktörler ile İsrail-ABD ekseni arasında doğrudan çatışmayı hedeflemekten çok, her iki tarafın da bölgede tek merkezli bir üstünlük kurmasını önlemeye yönelik bir denge arayışı olarak tanımlanıyor.
Değerlendirmede, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin görüşmesinin ardından İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Hindistan'ı kapsayan rakip bir hizalanmanın şekillendiği öne sürülüyor. Bu rekabetin Doğu Akdeniz'den Güney Asya'ya uzanan geniş bir hatta iki ayrı blok oluşturabileceği ifade ediliyor.
Türkiye'nin Hicaz Demiryolu projesi gibi İsrail'i dışarıda bırakan bağlantı girişimleri de rekabetin ekonomik ve lojistik boyutuyla ilişkilendiriliyor. Bu girişimlerin, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru'na alternatif oluşturma arayışının parçası olduğu değerlendiriliyor.
ABD-Çin rekabetinin etkisi
Pakistan'ın Çin'le resmî stratejik ittifakı, Mekke Anlaşması'nın küresel güç rekabetiyle bağlantılı bir başka boyutu olarak ele alınıyor. Hindistan ile Çin arasındaki gerilimin yükselmesi halinde bu ilişkinin anlaşma içindeki taraflar arasında yeni bir gerilim başlığı oluşturabileceği belirtiliyor.
Suudi Arabistan'ın Çin'le enerji ve altyapı ilişkilerini derinleştirirken ABD'yle güvenlik bağlarını sürdürmesi, çoklu bağımlılık stratejisinin örneği olarak gösteriliyor. Karaoğlu, Riyad'ın Washington'ın güvenlik garantilerine tam güven duymadığı bir ortamda Pekin'in yatırım ve altyapı ortaklığını denge unsuru olarak kullandığını savunuyor.
Bu bakış açısına göre pakt doğrudan bir Çin veya ABD projesi değil. Ancak Washington'ın stratejik dikkatini Hint-Pasifik'te Çin'le rekabete yönelttiği ve Orta Doğu'daki angajmanını sınırladığı bir dönemde oluşan boşluğun bölgesel aktörleri kendi güvenlik düzeneklerini kurmaya ittiği değerlendiriliyor.
Anlaşmanın geleceği
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, mevcut haliyle somut bir askeri yapıdan çok, değişen küresel güç dengelerinin bölgesel yansımasını simgeleyen siyasi bir beyan olarak nitelendiriliyor.
Anlaşmanın kalıcılığı; tarafların İran'la ilişkileri, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme başlığı, Hindistan-Pakistan gerilimi, Çin-ABD rekabeti ve NATO'nun geleceği gibi farklı çıkar alanlarını ne ölçüde yönetebileceğine bağlanıyor. Karaoğlu, sürecin tek kutuplu güvenlik bağımlılığından çok aktörlü, esnek ve çıkar temelli bir düzenlemeler ağına geçişin erken aşaması olabileceğini belirtiyor.