2026 yılının başlarında Türkiye genelinde yoğun yağışlar ve baraj doluluk oranlarında artış yaşandı. Ancak bu geçici iyimserlik, uzun vadeli hidrolojik analizlerle desteklenmiyor. Türkiye, Doğu Akdeniz havzasında yer alması nedeniyle iklim değişikliğinin etkilerini derinden hissediyor. Son yıllarda artan sıcaklıklar ve değişen yağış rejimleri, hidrolojik dengeyi kırılgan hale getirirken, özellikle 2024-2025 dönemi son yarım yüzyılın en kurak evrelerinden biri olarak kayıtlara geçti. İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde su stresi ciddi boyutlara ulaştı. 2026’daki yağışlı dönem bile birçok bölgede sadece sınırlı bir toparlanma sağladı. Toprak nemi verileri, 2015-2025 arasında Türkiye genelinde belirgin bir nem kaybı olduğunu ve özellikle yaz aylarında bu kaybın hızlandığını ortaya koyuyor. Bu durum, bitkilerin su stresini artırırken ormanları yangına karşı daha hassas hale getiriyor. Karadeniz Bölgesi’nde de nem kaybı eğilimi gözlenmesi, yangın riskinin sadece Akdeniz bölgesiyle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Kuraklık hafızası kavramı, toprak ve ekosistemlerin geçmiş kuraklık etkilerini uzun süre taşıdığını ifade ediyor. Bu nedenle yıllık yağış artışı, kronikleşmiş kuraklık etkilerini ortadan kaldırmıyor. İklim değişikliği aynı zamanda ormanlarda artan biyokütle ile yangın riskini artıran bir paradoks yaratıyor. 2025’te Bursa, Bilecik ve Eskişehir çevresinde yaşanan büyük yangınlar, bu riskin somut örnekleri arasında. Kuraklık, ekosistem bozulması ve yangın rejimleri birbirini besleyen bir döngü oluşturuyor. Bu tablo, Türkiye’nin iklim risklerini sadece afet yönetimi perspektifiyle ele almasının yetersiz olduğunu gösteriyor. COP31 toplantısı, Türkiye’nin iklim uyum stratejisini yeniden değerlendirmesi için önemli bir fırsat olabilir. Gelecekte, hidroklimatik risklerin bütüncül olarak yönetilmesi, su, ormancılık ve afet politikalarının entegre edilmesi kritik önem taşıyor. Türkiye’deki kuraklık artık geçici bir meteorolojik olay değil; çok katmanlı ve kalıcı bir hidroklimatik kriz olarak karşımızda duruyor.