Çin’de tek çocuk politikasıyla büyüyen kadınlar, çocukluklarının yalnızca demografik bir dönemin değil, aile içinde şekillenen güçlü beklentilerin de parçası olduğunu anlattı. Yazıda, sevgiyle korunmak ile sürekli gözetim altında hissetmek arasındaki gerilim öne çıktı.
2002 doğumlu Ziyu, ortaokul yıllarında annesinin kardeş isteğini gündeme getirdiği anı hatırlıyor. Annesinin yarı şaka yarı ciddi sorusuna verdiği sert yanıt, onun için yalnızca bir çocuk olarak görülmenin ötesinde, anne ilgisini kaybetme korkusunun da ifadesi oldu.
Ziyu, o dönemde akademik baskı altında olduğunu ve annesine duygusal olarak bağlı hissettiğini anlattı. Ona göre bir kardeş ihtimali, paylaşılması zor bir bağlılık duygusunu tehdit ediyordu.
Ancak aynı hikâyenin içinde başka bir gerçek daha vardı. Ziyu, çocukluğunda kendisini çoğu zaman yalnız hissetmediğini; kuzeninin ona küçük bir kardeş gibi eşlik ettiğini söyledi. Aile büyüklerinin onu "abla" olarak görmesi, ona hem yakınlık hem de sorumluluk yükledi.
Metinde, Çin’in tek çocuk politikasının 1979’da ülke genelinde uygulanmaya başladığı ve 2015’te gevşetildiği hatırlatılıyor. Bu değişim çoğu zaman doğum oranları ve yaşlanan nüfus üzerinden anlatılsa da, politikanın ailelerin günlük ilişkilerinde daha sessiz ama derin izler bıraktığı vurgulanıyor.
Politikanın en görünür sonuçları arasında yaşlanan nüfus, dengesiz cinsiyet oranı ve "4-2-1" diye anılan aile yapısı öne çıkıyor. Buna göre tek çocuk, ileride iki ebeveyn ve dört büyükanne-büyükbabanın sorumluluğunu omuzlamak zorunda kalabiliyor.
Yazıda, özellikle kentli kız çocuklarının eğitim, ev ve aile ilgisi açısından geçmişte yalnızca erkeklere ayrıldığı düşünülen yatırım düzeyine ulaşabildiği belirtiliyor. Bu durum, kimi kadınlar için fırsat anlamına gelirken, beklentileri de yükseltti.
C. Adlı bir kadın, ailesinin eğitimine yoğun yatırım yaptığını ve ondan akademik başarı beklediğini aktardı. Ona göre iyi okul, iyi kariyer ve hatta mülk sahibi olma fikri daha çocukken aile tarafından normalleştirilmişti.
Bir başka kadın ise aile içinde adeta bir vitrin gibi büyüdüğünü söyledi. Büyükleri ve akrabaları onun çevresinde çocuk bakımını paylaşırken, kendisi de "özel" görülmenin ağırlığını hissettiğini anlattı.
Bu yakın ilgi, yazıya göre yalnızca koruma değil, aynı zamanda kontrol anlamına da gelebiliyordu. Saç modeli, kıyafet, ten görünümü ve gelecekte hangi yolda ilerlemesi gerektiği gibi konular, çoğu zaman yalnızca onun kararı olarak değil, tüm ailenin meselesi gibi ele alındı.
Metnin sonunda, bu kuşağın deneyiminin "evin merkezi olmak" ile "artık tek merkez olmamak" arasında gidip gelen bir duygusal miras bıraktığı anlatılıyor. Tek çocuk politikasıyla büyüyen kız çocukları için mesele, yalnızca kardeşsiz büyümek değil; sevginin, beklentinin ve aidiyetin aile içinde nasıl paylaştırıldığını da öğrenmek oldu.