Antalya’da kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesi, iklim kriziyle mücadelede İslamî hukuk geleneğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği yönünde dikkat çekici bir akademik tartışma öne çıktı. Cambridge University Press tarafından yayımlanan yeni bir çalışma, İslam çevre hukukuna dair 14 asırlık düşünce birikimini bir araya getiriyor. Eser, kaynakların korunması, doğal kaynak yönetimi ve ekolojik yönetişim gibi başlıklarda İslamî içtihadın geniş bir çerçeve sunduğunu vurguluyor. Çalışmanın eş editörlerinden Nadia B Ahmad, uluslararası iklim hukukunun uzun süredir ağırlıkla Batı Avrupa dillerinde ve Batı Avrupa hukuk varsayımlarıyla şekillendiğini, bu nedenle İslamî geleneğin sistemli biçimde dışarıda kaldığını belirtiyor. Ahmad’a göre çevre adaleti yalnızca teknik bir politika meselesi değil, aynı zamanda tarihsel olarak ihmal edilmiş bir hukuk ve etik alanı. Çalışma, İslam hukukunun sorumluluk, kaynak paylaşımı ve denge gibi kavramlarla iklim yönetişimine katkı sunabileceğini savunuyor. Kitapta ayrıca savaşların çevresel etkilerine de ayrı bir bölüm ayrılıyor. Bu bölümde, askeri faaliyetlerin büyük sera gazı salımlarına yol açtığı, ancak bu emisyonların uluslararası iklim görüşmelerinde çoğu zaman görünmez kaldığı ifade ediliyor. Çalışma, savaşların su sistemleri, tarım alanları ve toprak yapısı üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurduğunu; Gazze, Irak ve Afganistan gibi bölgelerde çevresel tahribatın uzun yıllara yayılan bir krize dönüştüğünü öne çıkarıyor. Eserin genel yaklaşımı, İslamî çevre hukukunun yalnızca geçmişe ait bir miras olmadığını, bugün iklim adaleti tartışmalarına katkı verebilecek uygulanabilir araçlar içerdiğini ortaya koymak.