Murat Ülker, yeni yazısında Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu'nu ele aldı. Ülker, Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ve stratejik ilişkilerin giderek önem kazandığına dikkat çekti. Murat Ülker, iki ülke arasındaki iş birliğinin ticaret, yatırım ve lojistik alanlarında yeni fırsatlar sunduğunu belirtti. Çin’e ilk yazımda ekonomik olarak baktım.
İkincisini ise farklı bakış açısıyla yazdım. Her zaman olduğu gibi basılı kaynaklardan ve katıldığım toplantılarda dinlediklerimden istifade ettim. İkinci yazı daha ziyade soyut konulara bakış:Bugün Çin’in yalnızca bir üretim gücü olarak değil, çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandığını görüyoruz.
Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımalarını, 13 Mayıs’ta düzenlenen benim de bir bölümüne katıldığım Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalarda da açık biçimde görmek mümkün oldu.
Forum boyunca öne çıkan ortak tema, Türkiye ile Çin’in ilişkilerinin yalnızca ticaret hacmi üzerinden değil; lojistik entegrasyon, akademik iş birlikleri, enerji, havacılık, yapay zekâ, kültürel diplomasi ve çok kutuplu dünya arayışı üzerinden yeniden tanımlanması isteği idi.
Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor stratejisinin birbirini tamamlayan iki büyük jeopolitik hat olarak değerlendirilmesi dikkat çekiciydi. Çinli ve Türk konuşmacılar, Batı merkezli küresel düzenin dönüşmekte olduğu bir dönemde Türkiye ile Çin’in "medeniyet kuran devlet olmak" perspektifiyle daha bağımsız ve çok taraflı bir ilişki zemini kurabileceğini savundular.
Forumda ayrıca Çin yatırımlarının Balkanlar, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni ekonomik koridorlar oluşturduğu; Türkiye’nin ise üretim kapasitesi, lojistik avantajı ve jeopolitik konumu nedeniyle bu yeni ağ içerisinde stratejik bir merkez olabileceği sıkça vurgulandı.
Bununla birlikte konuşmalarda dikkat çeken bir diğer unsur da, ilişkilerin önündeki en büyük engelin ekonomik değil; karşılıklı önyargılar, akademik bağımlılık ve siyasi güvensizlik olduğu yönündeki değerlendirmelerdi. Bu nedenle birçok konuşmacı, halklar arası temasların, üniversite iş birliklerinin ve uzun vadeli kurumsal mekanizmaların geliştirilmesini stratejik önemde gördüğünü ifade etti.
Bugün Çin’in yalnızca bir üretim gücü olarak değil, çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandığını görüyoruz. Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımalarını, 13 Mayıs’ta düzenlenen benim de bir bölümüne katıldığım Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalarda da açık biçimde görmek mümkün oldu.
Forum boyunca öne çıkan ortak tema, Türkiye ile Çin’in ilişkilerinin yalnızca ticaret hacmi üzerinden değil; lojistik entegrasyon, akademik iş birlikleri, enerji, havacılık, yapay zekâ, kültürel diplomasi ve çok kutuplu dünya arayışı üzerinden yeniden tanımlanması isteği idi.
Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor stratejisinin birbirini tamamlayan iki büyük jeopolitik hat olarak değerlendirilmesi dikkat çekiciydi. Çinli ve Türk konuşmacılar, Batı merkezli küresel düzenin dönüşmekte olduğu bir dönemde Türkiye ile Çin’in "medeniyet kuran devlet olmak" perspektifiyle daha bağımsız ve çok taraflı bir ilişki zemini kurabileceğini savundular.
Forumda ayrıca Çin yatırımlarının Balkanlar, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni ekonomik koridorlar oluşturduğu; Türkiye’nin ise üretim kapasitesi, lojistik avantajı ve jeopolitik konumu nedeniyle bu yeni ağ içerisinde stratejik bir merkez olabileceği sıkça vurgulandı.
Bununla birlikte konuşmalarda dikkat çeken bir diğer unsur da, ilişkilerin önündeki en büyük engelin ekonomik değil; karşılıklı önyargılar, akademik bağımlılık ve siyasi güvensizlik olduğu yönündeki değerlendirmelerdi. Bu nedenle birçok konuşmacı, halklar arası temasların, üniversite iş birliklerinin ve uzun vadeli kurumsal mekanizmaların geliştirilmesini stratejik önemde gördüğünü ifade etti.
Söz konusu toplantıyı gerçekleştiren değerli okul arkadaşım Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği Başkanı Adnan Akfırat’ı ki bizdeki lakabı "Mao" idi, gayretlerinden ve son organizasyonundan dolayı tebrik ediyorum, bu gayretlerin iki ülke arasındaki ilişkileri daha yükseğe ve istenen yerlere çekeceğine gerek Türkiye’nin gerekse Çin’in bereketinde yankılanacağına eminim.
Toplantıdan notlar şöyle:Türkiye’nin jeopolitik konumu ve lojistik avantajları, Çin’in teknolojik gücü ve üretim kapasitesiyle birleştiğinde; sadece bölgemizde değil, dünya genelinde yeni bir değer zinciri oluşmaktadır. Çok yakınımızda, Ukrayna ve İran’da devam eden iki büyük silahlı çatışma var.
Türkiye, olağanüstü üretim gücüyle, uluslararası koşulları lehimize değerlendiren akıllı, sabırlı devlet stratejisiyle bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Bu süreçte derdimize derman olacak güç Çin’dedir. Türkiye de Çin’in dertlerinin dermanıdır. Sorunları aşacak ve her iki ülkenin de yararına olacak güçlü, derin, kalıcı, dostlukla, kültürel alışverişle beslenmiş sağlam birliktelikler oluşturacağız.
Bekir Okan, İstanbul Okan Üniversitesi Kurucusu ve Onursal BaşkanıGünümüzde üniversiteler, ülkeler arası ilişkilerin geliştirilmesinde stratejik bir rol üstlenmektedir. Türkiye ve Çin arasındaki eğitim iş birliklerinin güçlendirilmesi; bilimsel üretim, ekonomik iş birlikleri ve kültürel diplomasi açısından büyük önem taşımaktadır.
Önümüzdeki dönemde; dijitalleşme, yapay zekâ, mühendislik ve sürdürülebilirlik gibi alanlarda Türkiye-Çin akademik iş birliklerinin daha da gelişmesi beklenmektedir. İstanbul Okan Üniversitesi bu süreçte aktif rol almaya ve uluslararası akademik iş birliklerini güçlendirmeye devam etmektedir. Prof. Dr.
Guo Changgang, Şanghay Üniversitesi Küresel Çalışmalar Enstitüsü BaşkanıÇin ile Türkiye’nin benzer tarihsel deneyimlerden geçtiğine, bu nedenle karşılıklı anlayış ve ortak bir bakış geliştirdiğine inanıyorum. Bugün iki ülkenin barış, kalkınma, adalet ve çok taraflılık gibi alanlarda güçlü ortak çıkarları bulunmaktadır.
Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor planı arasındaki uyum, birçok alanda verimli iş birlikleri doğurmuştur. Diplomatik ilişkilerimizin 55. Yılında, karşılıklı güveni artırarak iş birliğimizi daha ileri taşımamız gerektiğini düşünüyorum. Akademik çevrelerin ve halklar arası temasların da bu ilişkilerin güçlenmesinde çok önemli bir rol oynadığına inanıyorum.
Forum iki gün devam etti, ilk gün daha çok jeopolitik, diplomatik ve stratejik çerçeveye odaklanırken; ikinci gün ekonomik iş birliği, yatırım, teknoloji, lojistik, bilimsel gelişim ve iş dünyasına yönelik konular üzerinde duruldu.
İkinci gün programında; Çin yatırımlarının Türkiye’deki mevcut durumu, yüksek katma değerli yatırım arayışı, lojistik ve Orta Koridor, teknoloji ve Ar-Ge iş birliği, turizm, kültürel etkileşim ve bilimsel iş birliği gibi başlıklar incelendi.
Forum genelinde öne çıkan temel yaklaşım, Türkiye’nin Çin ile ilişkilerinde artık yalnızca ticaret hacmi odaklı değil; yüksek teknoloji, Ar-Ge, lojistik entegrasyon, enerji, ulaşım ve akademik iş birliği gibi daha stratejik alanlara yönelmesi gerektiği oldu.
Çin tarafının Türkiye’yi yalnızca bir pazar olarak değil; Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya’ya erişim sağlayan stratejik bir merkez olarak değerlendirdiği anlaşılmıştır. Bununla birlikte, ülkemizde yatırım ortamı açısından bürokratik öngörülebilirlik, jeopolitik istikrar, regülasyonların uygulanabilirliği ve güven ortamı gibi unsurların Çinli yatırımcılar açısından belirleyici olduğu sıkça vurgulandı.
Özellikle yüksek teknoloji ve katma değerli yatırım hedefi bakımından Türkiye’nin Ar-Ge kapasitesini güçlendirmesi gerektiği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekti. Bu konuya üç açıdan bakalım. İlki, Çin’in stratejik yönünün orta ve uzun vadede kuvvetli olması, kısa vadeli kırılganlıklarını yok etmiyor, mesela yarı iletkenlerde ABD baskısı sürdükçe Çin teknoloji ithalatına bağımlı kalmaya devam edecek.
İkincisi, içerideki yapısal sorunlar; bölgesel eşitsizlikler, yaşlanan nüfus, sosyal harcamaların GSYH’deki payının 2000’deki %2,2’den 2010’da %3,4’e, 2023’te %7,1’e çıkışı… Bunlar uzun vadede ekonomik manevra alanını daraltıyor. Üçüncüsü, uluslararası ortakların temkinli yaklaşımı.
Çin’e fazla bağımlı olmak istemeyen ülkeler ticaret ortaklıklarını çeşitlendirme yoluna gidiyor; İtalya ve Panama’nın Kuşak ve Yol’dan çıkışı bu eğilimin sinyalleri. Çin’in bu hamleleri uzun vadeli bir vizyonla planladığı aşikar. Beş yıllık planlar boyunca aynı stratejik öncelikler sürdürülüyor; sektörler değişiyor ama hedeflerin tutarlılığı bozulmuyor.
Esasında bu da dış şokların karşısında bir tür esneme kapasitesi kazandırıyor. Çin için sıkça kullanılan devlet kapitalizmi etiketi geçerli mi, yoksa farklı bir kavramsal çerçeveye mi ihtiyaç var? Jérôme Ravenet bu soruya bir filozofun gözünden bakıyor. Ravenet’in profilinin kitabın diğer yazarlarından biraz farklı olduğundan bahsetmiştim. Lise düzeyinde felsefe öğretmenliği yapmış, doktorasını Çin antropoloji